Suriye’de yeni operasyon ve AKP’nin dış politikası

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 23 Mayıs günü yapılan kabine toplantısından sonra yaptığı açıklamada, Suriye topraklarından Türkiye’ye yönelen terör tehdidini önlemek amacıyla yeni bir operasyon yapacaklarını açıkladı. Konu, 25 Mayıs günü yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısında ele alındı.

            Bilindiği üzere Türkiye aynı gerekçeyle daha önce de Suriye’ye üç operasyon – Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Barış Pınarı – gerçekleştirmişti.

            Bir de 2020 yılında İdlip’te yapılmak istenen “Bahar Kalkanı” operasyonu vardı. İlk üçünden farklıydı. Suriye devletini hedef alıyordu. Tayyip Erdoğan’ın Moskova’ya gitmesiyle biten sonuçları hatırlanacaktır.

            Türkiye, ilk üç operasyonu gerçekleştirirken haklı bir konumdaydı. Vatanını savunuyordu. Operasyonların sonuçları hem Türkiye, hem de Suriye devletinin lehine oldu.

            Kuzey Irak’tan Akdeniz’e uzanacak terör koridoru planının bozulması Türkiye ve Suriye açısından hayati önemdeydi. Ayrıca Türkiye’nin söz konusu operasyonları, Suriye’nin Halep, Palmira ve Deyru Zor bölgelerinde hakimiyetini yeniden kurmasına yardımcı oldu.

            Ama Ankara bu operasyonları yaparken ne kadar haklıydıysa, şu anda kontrol ettiği topraklara bir milyon Suriyeli mülteci yerleştirme düşüncesinde de o kadar haksızdır.

            Türk Ordusu’nun şu anda kontrol ettiği topraklar, Türkiye’ye değil Suriye’ye aittir. Bir ülke, başka bir ülkenin topraklarında, hangi gerekçeyle olursa olsun, oldubittilerle tasarrufta bulunamaz.

            Bir ülke böyle bir “hakkı”nın olduğunu düşünürse, gerçekte “işgalci” konumuna düşmüş olur.

            Uluslararası hukukun çok kaba bir şekilde çiğnenmesidir söz konusu olan. Bu bakımdan Suriye Hükümeti, Ankara’nın bir milyon mülteciyi kontrol ettiği bölgelere yerleştirme planına yaptığı itirazda sonuna kadar haklıdır.

            Türkiye söz konusu operasyonları yapmakta ne kadar haklıysa bugün gelinen noktada Suriye’nin meşru Hükümeti ile işbirliği yapmamada inat ettiği için de o kadar haksızdır.

            Ayrıca Türkiye, Şam ile el sıkışmayarak en büyük kötülüğü kendisine yapmaktadır. PKK ve dinci terör örgütleri bundan dolayı yaşam alanı bulmaktadır.

            Suriye Hükümeti, Suriye’nin bütününde hakimiyetini yeniden sağladığı gün, bu ülke topraklarından kaynaklanan terör tehdidi temelli olarak sona erecektir. 1998 – 2011 yılları arasında olduğu gibi…

UKRAYNA VE SURİYE

Tayyip Erdoğan, 23 Mayıs günü kabine toplantısı sonrasında yaptığı açıklamada “Ukrayna’nın toprak bütünlüğüne ve egemenlik haklarına yapılan saldırıyı asla kabul etmiyoruz. Ukrayna’ya en ciddi, somut ve işe yarar desteği biz verdik” dedi.

            Rusya’nın Ukrayna’da giriştiği operasyon ile Türkiye’nin Suriye topraklarında arkada kalan yıllarda gerçekleştirdiği ve şimdi önümüzdeki dönem yapmayı planladığı yeni operasyonlar aynı gerekçelere dayanmaktadır.

            Suriye’de farklı politika, Ukrayna’da farklı politika olmaz. Uygulamaya kalkarsanız, dostlarınız nezdinde “güvenilmez” konuma düşürürsünüz kendinizi. Yalnızlaşırsınız ve emperyalist dayatmalara boyun eğmek durumunda kalırsınız!

            Bir yandan Suriye ile düşmanlık politikasında ısrar, öte yandan Çavuşoğlu’nun gerçekleştirdiği İsrail ziyareti birbiri ile tutarlıdır ama Türkiye’nin çıkarlarına terstir.

NATO ÜYELİĞİ

Dış politikadaki bu tutarsız yaklaşım, İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğine yapılan itiraz konusu içinde geçerlidir.

            AKP’nin, iki ülkenin NATO üyeliğine yaptığı itiraz Türkiye’nin çıkarlarına uygundur ve veto hakkını kullanacağını söyleyerek son derece doğru hareket etmiştir.  Ama gerekçelerinde tutarlı değildir. Onun için bu itirazın nereye kadar sürdürüleceği konusunda ciddi soru işaretleri vardır.

            İktidar çeşitli sözcülerinin ağzından itiraz ve veto gerekçesi olarak iki ülkenin PKK terör örgütüne kendi ülkelerinde faaliyet izni vermesini ve kendilerinden istenen terör örgütü mensuplarını vermemesini gerekçe gösterdi.

            Bu gerekçelerle söz konusu ülkelerin NATO üyeliğine itiraz edilecekse Türkiye’nin başta ABD ve diğer bütün İttifak üyeleri ile aynı yerde bir dakika bile durmaması gerekir.

            Fethullah Gülen ABD’de yaşamaktadır. FETÖ elebaşının Türkiye’ye iadesi için yaptığı bütün talepler geri çevrilmiştir.

            ABD’nin PKK terör örgütü ile olan aleni destek ilişkisi üzerine fazla söz söylemeye gerek yok. 100 bin TIR’ı bulan silah yardımı, her yıl ABD Senatosu’nda onaylanan yüz milyonlarca dolar para desteği, toplam 30 bin PYD-YPG mensubuna verilen maaşlar…

            Bütün bunlar orta yerde duruyorken ve zaman zaman sızlanma biçimindeki itirazların ötesinde bir şey söylenmiyorsa; İsveç ve Finlandiya konusundaki itirazlar ciddi olmaktan çıkar.

            Nitekim AKP iktidarının itirazında ciddi olmadığı, iki ülkenin heyetleri ile sorunu çözmek için yaptığı görüşmelerle de ortaya konmaktadır. İbrahim Kalın; daha ilk günden “kapıları kapatmıyoruz” demişti.

TÜRKİYE’NİN YERİ

Türkiye dış politikada tutarlı olmak zorundadır. 2016 yılında başlayan ve 2020 yılına kadar süren Astana süreci Türkiye’nin dış politikası açısından yeni bir yönelimi ifade ediyordu.

            Türkiye bu sayede, Suriye’den kendisine yönelen tehdidi önemli ölçüde önledi. Terör sorununu ülkenin en önemli meselesi olmaktan çıkardı ve Kafkasya’da 30 yıldır devam eden sorunu çözülmesine önemli katkıyı verebildi.

            Astana süreci, Türkiye’nin emperyalist ülkeleri dışlayarak bölgesel sorunları, bölge ülkeleri ile birlikte hareket ederek çözebilmesi olanağı yarattı. Yani Türkiye bu yönelimle Atlantik İttifakından kopma ve Avrasya’daki yerine yerleşme yönünde bir çaba içine girdi. Ve bununla birlikte sorunlarını da çözmeye başladı.

            Ama Suriye, Ukrayna ve ABD ile ilişkiler konusunda sergilenen tutarsız politikalar ise Türkiye’yi yeniden, ama bu sefer 2020 yılındaki İdlip felaketi kıyaslanmayacak ağır bedeller ödemek durumunda kalacağı yanlışlara götürür.

            Açık konuşalım: İsveç ve Finlandiya’nın; Rusya’nın daha da kuşatılması anlamına gelecek olan NATO üyeliğine Türkiye’nin “evet” demesi, bölge ülkelerinin kendi aralarında emperyalist müdahaleleri önlemeye yönelik işbirliğinin dinamitlenmesidir.