Tahran’da kendisini bir daha gösteren gerçek

19 Temmuz tarihinde Tahran’da düzenlenen Astana inisiyatifi liderler zirvesinde üç devlet başkanı iki kez beraberce basının karşısına çıktılar. İlk basın toplantısında liderlerin arkasında ülkelerinin heyetleri de bulunuyordu.

            İlk basın toplantısında Tayyip Erdoğan, Partisinin bilinen Suriye politikasını anlattı. Suriye rejimini düşman olarak gören açıklamalarını tekrarladı. İran ve Rusya’dan Suriye’ye yapacakları harekâta destek istedi.

            İkinci basın toplantısında heyetler yoktu. Üç lider konuştu. Tayyip Erdoğan konuşmasında, Suriye’yi düşman ilan ettiği ifadelere yer vermedi. Zirvede üzerinde mutabakata varılan konular çerçevesinde bir konuşma yaptı.

            İşte bu tablo aynı zamanda AKP yönetimindeki Türk dış politikasının resmidir.         

            23 Mayıs tarihinden bu yana başta Cumhurbaşkanı olmak üzere bütün AKP sözcüleri Suriye’ye yakında yeni operasyon yapılacağını ve Suriye sınırı boyunca 30 km derinliğinde bir bölgenin Türkiye’nin kontrolü altına gireceğini ve böylece PKK terörü sorununun halledilmesinin yanısıra, Türkiye’deki Suriyeli sığınmacılardan bir milyon kadarının da bu bölgeye gönderileceğini söyleyip durdular.

            İran ve Rusya ise böyle bir operasyona karşı olduklarını söylediler ve dolaysıyla İktidar, davul zurnayla duyurduğu operasyonu yapamadı.

            Şu açık bir gerçektir: Türkiye, Rusya’nın açık veya örtülü onayı olmadan Suriye’de hiçbir askeri harekât yapamaz. 2014 yılı sonunda Hatay-Suriye sınırında düşürülen Suriye uçağının ardından, Tayyip Erdoğan Moskova’ya gidip özür dileyene kadar Türkiye’nin Suriye sınırında uçak uçuramadığını hatırlayalım.

           2020 yılı baharında İdlip’te yapılacağı açıklanan “Bahar Kalkanı Harekâtı” ise 38 canımıza mal olmuş ve Tayyip Erdoğan bir kez daha Moskova’nın yolunu tutmak zorunda kalmıştı.

           Tahran zirvesinin ardından 16 maddelik bir sonuç bildirgesi yayınlandı. Bildirge’nin 4, 5, 7 ve 9. maddeleri çok açık bir şekilde Suriye’nin toprak bütünlüğünden, Suriye devletinin egemenlik hakkından, İdlip’teki terör örgütlerinin varlığından ve “gerginliği azaltma bölgesi”nde daha önce verilen sözlerin yerine getirilmesi gerekliliğinden söz ediliyor.

           İran, görüşmeler sırasında ve yapılan basın toplantılarında Türkiye’nin askeri harekâtına karşı olduğunu net olarak söyledi. Rusya ise daha diplomatik bir dille ama o da bir askeri harekâta karşı olduğunu belirtti.

            Zirve sonrasında yayınlanan ortak bildiri, üç ülkenin ortak görüşü olarak bir askeri harekâta kapıları kapatıyor.

AKP’NİN ÇIKMAZI VE ÇÖZÜMSÜZLÜĞÜ

Tahran Zirvesi AKP’nin İhvan kardeşliğine dayanan Suriye politikasının iflas ettiğini gösteriyor.

           AKP, en hayati konularda Türkiye’nin çıkarlarını savunamıyor ve yanlış üzerine yanlış yapmaya devam ediyor. Nedenler şöyle sıralanabilir:

           Birinci olarak bu Parti’nin ideolojik saplantıları, ihvan kardeşliğini esas alarak yürütmeye çalıştığı dış politika, Türkiye’nin çıkarları ile örtüşmüyor. Ayrıca İran, Rusya, Suriye, Irak gerçekleri göz önüne alındığında böyle bir politikanın gerçek hayatta karşılığı yok.

           İkinci olarak AKP’nin büyük kuvvetler arasında denge politikası olarak özetleyebileceğimiz yaklaşımı; Türkiye’nin jeostratejik konumu, önemli bir bölge ülkesi olması dolaysıyla sahip olduğu ağırlık ve dünya dengeleri içinde yaşanan saflaşmalarda yapacağı tercihin önemli sonuçlarının olacağı gerçeğini göz önüne alırsak, bir yere kadar işe yarıyormuş gibi görünebilir ama işte o kadar. Biraz daha uzun vadede düşünüldüğünde ise bu politikanın ters tepeceği ve çok önemli bir güvensizlik nedeni olacağı açıktır.

           Üçüncü olarak AKP iktidarının kamu kaynaklarının yağmalanmasında Cumhuriyet tarihinde benzeri olamayan bir sicile sahip olması, iktidarı ellerinde tutanların şahsi servetlerini inanılmaz ölçülerde büyütmeleri, ekonominin, derin bir kriz yaşıyor olmasının ötesinde ciddi bir iflas riskiyle karşı karşıya olması koşullarında, sağlıklı bir dış politika yürütmenin mümkün olmadığı açıktır.

           Böyle bir durumda olan iktidarın, emperyalist merkezlerin baskı ve dayatmalarına kararlı olarak karşı durması mümkün değildir. Çünkü önemli açıkları vardır ve her kritik durumda bu açıklar, hasım tarafın elinde iktidar sahibinin önüne, onun elini kolunu bağlayan “silahlar” olarak konur.

TÜRKİYE’NİN ZORUNLULUKLARI

Elbette Tahran zirvesi sadece bu söylediklerimizde ibaret değil. Her şeyden önce iki yıldır ara verilen Astana buluşmalarının bundan sonra düzenli olarak tekrarlanması kararlaştırıldı. Bu konuda üç ülke tarafından gösterilen kararlılık son derece önemlidir.

           İlk elde Türkiye İran ve Rusya’nın ortak hareket etmesi, giderek bu buluşmalara Suriye’nin ve hatta Irak’ın da dahil edilmesi, emperyalist güçlerin bölge ülkelerine müdahalesinin önünün alınması anlamına gelecektir.

           Suriye Dışişleri Bakanı Faysal Mikdat’ın, zirve sırasında Tahran’a gitmesi önümüzdeki dönem olabilecek olumlu gelişmelerin habercisidir.

           Katılımcı ülkelerin ekonomi başta olmak üzere çeşitli alanlarda ilişkileri geliştirmede anlaşmaları, kendi aralarındaki ticarette milli paraları kullanma kararına varmaları son derece önemlidir. Dünya ölçeğinde sonuçları olacaktır.

           Tahran Zirvesi, NATO’nun doğuya doğru genişlemesi, ABD’nin Yunanistan’a yaptığı yığınak, Doğu Akdeniz’de Mavi Vatanımızı savunmak için verdiğimiz mücadele, Ukrayna ve Karadeniz’de yaşanan gelişmeler ile birlikte düşündüğümüzde daha da anlam kazanıyor.

           Türkiye’nin yüzünü Asya’ya dönmesi bir zorunluluktur. İktidar sahiplerinin yalpalamaları, zaafları ve kişisel menfaatleri uğruna yaptıkları zikzaklar, bu sürecin ilerlemesinde zaman zaman bazı aksamalara yol açar.

           Ama o “zorunluluğun” hükmünü yürütmesine engel olamaz.

           Tahran’da bu gerçeği bir kez daha gördük.